@m3sut adlı kişiyi takip et
Anasayfa » Belgeler, Projelerim

Sivil Toplum, Siyasi Kültür, Siyasal Katılma, Devlet Toplum İlişkisi: Plüralizm, Elitizm, Korporatizm

25 Aralık 2011 2.746 defa Yorum yok

yonetisim Sivil Toplum, Siyasi Kültür, Siyasal Katılma, Devlet Toplum İlişkisi: Plüralizm, Elitizm, Korporatizm

Günümüz siyasal sisteminde ve çağdaş devlet sistemlerinde bahsedebileceğimiz en önemli konulardan birisi de sivil toplum olgusudur. Sivil toplumun net bir tanımının olmamasının yanında devlet düzenlerine, gelişmişliklerine vs. göre farklılık gösterir.

Siyasal kültür ise toplumun siyasete bakışını açıklayan bir kavramdır. Dolayısıyla siyaset yetiştiği ortamın özelliklerini yansıtır. Siyasetin gelişmesinde yeşillendiği ortamın insanlarının özelliklerini, yaşanmışlıklarını gösterir. Siyasetle siyasal kültür birbirinden ayrılmaz iki kavramdır.

Siyasal katılma bir toplumun siyasette kendini ne kadar aktif gördüğüyle ilgilidir. Siyasal katılma bir ülkenin gelişmişliğiyle doğru orantılıdır. Modern, çoğulcu yaşam ilişkilerinin egemen olduğu toplumlarda yurttaşların, siyasasal katılım edimine daha aktif katıldıkları görülmektedir.Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde ise siyasal katılım davranışının niteliğini üst yapısal öğeler belirlemektedir. Özellikle bu öğelerden siyasal karar mekanizmalarının, eş deyişle sistemin yapısı ve işleyişi önemli bir konumdadır.Sisteme egemen olan yapının siyasete katılma oyununun kurallarını belirlemesi,yurttaşların siyasal kararlar üzerindeki denetimini doğrudan şekillendirmektedir.

Pluralizm birçok mutlak ilke, güç, enerji veya madde kabul eden teori veya sistemleri tanımlar. Farklı konularda, bu (aynı) temelden hareket eden çeşitli kullanımları vardır. Politikada, çoğulluğun kabulü ile belirginleşen, birkaç siyasi partiye dağıtılmış güçler dağılımını içeren herhangi bir politik teori veya sistemi tanımlamakta kullanılır.

Elitizm, yöneten ve yönetilen ayrımının siyasal toplumun temel niteliğini oluşturduğunu, biçim ve hacmi ne olursa olsun bütün toplumlarda iktidarın küçük bir azınlığın tekelinde bulunduğunu savunan görüştür.

Korporatizm, temelde toplumun bütün kesimlerinin devletle aynı masaya oturması ilkesine dayanır. İşçi, imalatcı, çiftçi temsilcileri devletle masaya oturur, politikaları belirler. Bu politikalarda üretim miktarı, işçi ücretleri, sosyal güvenlik gibi konular belirlenir.

 

SİVİL TOPLUM

Fransızca-Latince kökenli olan “civil” kelimesinin anlamı, vatandaşlara ilişkin olan, vatandaşlar topluluğuna, onların yönetimine veya birbirleriyle ilişkilerine yönelik olan, bir şehirde yaşayanlara göre olan, kırsal ya da köy yaşamına ilişkin olmayan, askeri ya da dini olmayan, medeni, uygar, kibar, görgülü anlamında kullanılmaktadır. Ancak bu kelimenin “toplum” kelimesi ile birleşerek “sivil toplum” şeklinde kavrama dönüşmesi bazı toplumsal ve siyasal hareketlere bağlı olarak gerçekleşmiştir .Sivil toplum, toplumsal bir yaşam biçimidir.

Sivil toplum, en genel anlamıyla devletle aile arasında, gönüllü, kendi kendini yaratan, kendi ayakları üzerinde duran, hukuksal bir düzenle ya da bir ortak değerler kümesiyle sınırlı, devletten özerk, örgütlü toplumsal yaşam alanı olarak tanımlanmaktadır.[1]

Son yıllarda giderek artan sivil toplum çalışmalarına, sivil toplum üzerine yapılan akademik ve kamusal tartışmalara, ve sivil toplumun farklı siyasi, ekonomik, kültürel aktörler ve devlet seçkinleri tarafından kendi söylemlerine ve stratejileri içinde kullanılma tarzlarına baktığımız zaman, kavramın zaman içinde “plastik bir ahlaki ve siyasal kimliğe ve değere sahip olduğunu” gözlemleyebiliriz.  Sivil toplumun farklı, hatta birbirlerine zıt ve çatışma içinde olabilecek farklı söylemlere ve stratejilere eklemlenme özelliği, kavramın taşıdığı “tanımlanmasına dönük muğlaklıktan”  da gelmektedir.

               Bir şekilde devletle ilişkili olan fakat iktidarı ele geçirme amacı taşımayan sivil toplum, devletten bağımsız bir toplumsal alan olup, vatandaşların, aile veya devlet tarafından temsil edilmeyen ortak çıkarlarının alanıdır. Sivil toplum, yalnızca devletin (dar anlamda politik toplum) dışında olmakla kalmayıp, aynı zamanda geniş anlamda politik toplumun da dışında olan ve politik toplumu etkilemek ve ulaşmak için çalışan grup ve sınıfları kapsamaktadır. Öte yandan, sivil toplum alanı devlet ile aile arasında her türlü etkinliği değil, sadece kamusal alan içinde gerçekleşen ve toplumdan kaynaklanan kolektif etkinlik biçimlerini kapsamaktadır.

            Günümüzde sivil toplumun canlanışında Sovyetler ve Doğu Avrupa’daki merkezi bürokratik yapının başarısız olması ve çökmesi ile küresel gelişmeler ve değişim önemli rol oynamıştır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra gelişmelerle, bugün dünyada insan hakları, demokrasi, çevre, nükleer güç ve barış hareketi gibi uluslar ötesi sivil toplum kuruluşları ortaya çıkmış ve devletleri, diğer devletlerin ve kendi kamuoyunun etkilemesi ötesinde yönlendirir hale gelmiştir.

Sivil Toplumun Oluşabilmesi İçin:

  • Devletin her alana müdahale etmemesi ile devletten ayrılan özerk bir alanın bulunması ve devletin sınırlı olması gerekmektedir.
  • Devletin kişilerin haklarını tanıması, keyfi bir şekilde müdahalede bulunmaması ile toplumsal yaşamda uygulanacak kuralların önceden bilinmesi ve herkese eşit uygulanması gibi hususları içerir.
  • Gerçek anlamda devletten özerk bir yapının olması gerekmektedir. Nitekim korporatif sistem şeklinde örgütlenen yapılar sivil olmadığı gibi, Nazi, İtalyan ve Sovyet deneyimi, devleti sınırlamak yerine devletin amaçlarını birlikte gerçekleştirmek için oluşturulan yapıların özgürlük yerine totaliterliğini beslediğini göstermiştir.[2]

SİVİL TOPLUMUN TARİHSEL GELİŞİMİ

Avrupa’da Sivil Toplumun Gelişimi

 

Avrupa’da tarihsel gelişimine baktığımız zaman, sivil topluma atfedilen anlamın geçirdiği değişimi üç ana dalgadan bahsedebiliriz..

Modern burjuva toplumu olarak sivil toplum: Sivil toplum kavramının ilk kullanılma döneminde, esas amaç geleneksel toplumdan modern topluma geçişi açıklamak, ve modern toplumu tanımlamaktı. . Sivil toplum modern toplumun özgünlüğünü ve modern-öncesi geleneksel toplumdan farkını simgeleyen bir ölçüttü.

Birinci dalga içinde sivil toplum: Siyaset diline “hak” nosyonunu sokmaktadır, böylece de haklara dayalı birey kimliğini nitelemektedir.  Modern toplumun kuruluşunda, bu birey şehirli ve serbest pazarda öznel haklara sahip burjuva sınıfı olduğu için, “sivil toplum=birey+serbest pazar+hak nosyonu” denklemi, birinci dalganın hakim sivil toplum anlayışıdır. Bu denklem şu anlama da gelmektedir; sivil toplum devlet-toplum karşıtlığı içinde, birey kimliğine gönderimle ve modern toplumla ilişkili algılanırken, demokrasiyle ilişkilendirilmemektedir.

Demokrasi bağlamında sivil toplum: 1980’li yıllarda, özellikle Doğu Avrupa, aynı zamanda da Latin Amerika ülkelerinde totaliter, despotik siyasi rejimlerden demokratik rejime geçiş döneminde ortaya çıkmıştır. “Demokrasiye geçiş süreci” olarak bilinen bu dönem, sivil toplum kavramının yeniden-canlanma dönemi olarak da nitelenmektedir. .  Sivil toplum devletten bağımsız, hatta devlete karşı bir yaşam alanını tanımlar, bu anlamda da bireysel hak ve özgürlüklerin kazanımı mücadelesinin, dolayısıyla da totaliter, despotik devletten demokrasiye geçişin anahtarıdır.

Katılımcı demokrasi olarak sivil toplum: Üçüncü dalga sivil toplum tartışmasının temelini oluşturur. Bu tartışma içinde, sivil toplum sadece bireysel hak ve özgürlüklerin yaşama geçirilmesi ve güvence altına alınması ya da  siyasal sistemin demokratikleşmesi süreçlerinin değil, aynı zamanda bir ülkede devlet-toplum/birey ilişkilerinin “katılımcı demokrasi” temelinde kurulmasının da önemli bir aktörü olarak görülür.   Diğer bir değişle, sivil toplum sadece STK’lardan oluşan örgütsel bir yaşam alanı, ya da demokratik rejime geçiş sürecinin bir aktörü değil, daha da önemlisi demokratik toplum yönetiminin  katılımcı demokrasi modeli içinde kurulmasının anahtar kavramıdır.

Sivil Toplum Yaklaşımları

 

Batı siyaset literatüründe üç sivil toplum kuralının öne çıktığı belirtilmektedir. Bunlar: Çoğulcu Sivil Toplum, Asgari Devletçi Sivil Toplum ve Katılımcı Sivil Toplum’dur.

Çoğulcu Sivil Toplum: Bu yaklaşım toplumda devlet dışında çıkar ve baskı gruplarının olduğunu kabul etmekte, siyasal yaşamda parlamento ve hükümet dışında diğer gruplarında söz hakkı olmasını olumlu girmektedir.

Asgari Devletçi Sivil Toplum: Bu yaklaşım , devletin yapay kurallar koymasını ve toplumsal yaşamın doğal ve kendiliğinden düzenini engellememesini sağlamaya çalışmaktadır.

Katılımcı Sivil Toplum: Bu yaklaşım devlet ile sivil toplum iç içeliğine dayanmakta ve katılımcı demokrasi düşüncesinden doğmuş bulunmaktadır.

 

SİYASAL KÜLTÜR

 

            Siyasal kültür; bir toplumun gerek o toplumun siyasal sistemi gerekse diğer siyasi oluşumlar olan devlet, parlamento, hükümet, siyasi parti, kamu yönetimi, sendika, dernek, siyasi iktidar, demokrasi, seçim, anayasa gibi kavramlar konusundaki bilgisi, görgüsü, alışkanlıkları, yaklaşımları, tutum ve davranışlarının tümüdür.

Siyasal kültür, toplumsal kültürün bir yönü olarak belirir ve toplumsal kültüre has değişimlerden etkilenir. Kültürü oluşturan öğeler üzerinde meydana gelen değişimler, bu öğelere karşı duyarlı olan siyasal kültürü de değiştirir.

Aslında Cumhuriyet dönemi Türkiye’sinde meydana gelen önemli değişimlerin özünde yatan temel olgu bir anlamda, bu değişimlere gösterilen tepki ya da içe kapanma, yahut destek türü kolektif reflekslerin geniş bir oranda Türk toplumsal kültürünün biçimlendirdiği Türk siyasal kültürünün özelliklerinde aranmalıdır. Anadolu coğrafyasının son sakinleri olan Türklerin tarihi, bir anlamda yerleşikliğiyle paralel özellikler gösteren

bir tarihtir. Orta Asya bozkırının şekillendirdiği kültürel özelliklerin, Anadolu’nun eski sahiplerinin kültürleriyle girdiği sentezin, yüzyılların birikmişliğiyle işlenmesi genel hatlarıyla, Türk toplumsal kültürünün kaynaklarını oluşturur.

Siyasi Kültürün Boyutları

 

Siyasi kültür toplumsal bir olgudur ve siyasi kültürü bazı boyutları vardır. Bunlar: Siyasal Kanaatler, Genel Kültür, Siyasal Hatıra, Siyasal Stil’dir.

Siyasal Kanaatler: Bunlar tarayıcı, değerlendirici ve ifade edici kanaatlerdir. İnsanlar bunları dış dünyada yaptığı temaslar sonucunda elde eder. Burada kişiye etki eden unsurlar vardır.Bunlar: Üretim, statü, meslek, gelir, kitle haberleşme, yaş, cinsiyet, çevre genişliği yada darlığı vb.dir.

Genel Kültür: Hayat tarzı, dünya görüşü, ahlak anlayışı gibi unsurlar bir toplumun genel kültürüdür. Örneğin siyasal ve toplumsal süreci etkileme yeteneği olan bir toplumda idare aktif ve sürükleyici bir rol oynar. Kişi kendi toplumsal yetersizliğine inanmışsa, siyasal yaşantıdan uzak kalır.

Siyasal Hatıra: Siyasal hatıraları geniş ölçüde siyasi tarih ve o tarih içinde yer almış olan toplumsal krizler etkilemektedir.Örneğin ulusal özgürlük uğraşıları ulusal bir bütünlük, bir savaş bazen büyük bir birlik yaratabilir. Öbür taraftan fethedilerek birleştirilmiş ülkelerde bölünme ve iç çatışma siyasal kültürün bir parçası halindedir.

Siyasal Stil: Siyasal stiller ideolojik ve pragmatik olmak üzere ikiye ayrılır. Radikal ve ideolojik partiler bir takım siyasal değerleri bir dünya görüşü olarak bütün bir hayat sahasını kapsatırlar. Bu stil ideolojiktir. Pragmatik görüş ise sorunları teker teker kendi değerleri ölçüsünde ele alır ve bunları bütün şemanın bir parçası olarak görmez.

Sidney Verba siyasal kültür sorununu daha etraflıca incelemiştir ve siyasal kültürü tanımlayabilmek için bazı kültür ölçülerinin üzerinde durmuştur. Bunlar: Milli Özdeşleşme, Vatandaş Özdeşleşmesi, İktidar Uygulaması, Karar Alma Süreci’dir.

Milli Özdeşleşme: Burada en büyük sorun , kişilerin kendini ne ölçüde ulusal bütünlüğün bir parçası saydıklarını saptamaktır. Eğer toplumun fertleri kendilerini milli devletin birer üyesi saymayıp, bağlı hissetmiyorlarsa, siyasal gelişim çok ızdıraplı ve sürtüşmeli bir süreç olarak belirecektir. Modernleşen bir ülkede, özellikle kitle haberleşmenin yoğunlaşmaya başladığı bir ülkede, milli özdeşleşmenin olmaması oldukça zorluk çıkarmaktadır. Çünkü toplumun fertleri ulusal sorunlar karşısında kaygısız, ilgisiz kalıp kendilerini yalnız kendi bölgesel çevrelerine ve ilksel kurumlara karşı sorumlu hissetmektedir. Böyle bir durumda, ulusun içine düştüğü herhangi bir kriz, halkta en ufak bir tepki yaratmadığı anda çözülmesi çok güç problemler doğmuş olur. Örneğin Amerika’da herhangi bir eyaletinde yaşanan bir vatandaşın kendi eyaletine duyduğu bağlılık A.B.D’ nin ulusal çıkarlarını baltalayacak nitelikte değildir.

Vatandaş Özdeşleşmesi: Bu durum yatay bir kaynaşmadır. Burada toplumdaki fertlerin o toplumun diğer üyelerine ve diğer yöneticilerine güven duyup duymadıklarıdır. Örneğin İngiltere’de kişi ilişkileri çok büyük önem taşır, dolayısıyla vatandaş özleşmesi tamdır. Bunun aksine Habeşistan’da hüküm süren ‘Amhara’ kültürü, aile dışında herkesten şüphe etmeyi öngörür. Öylece birbirine güven olmayan iktidar halk elit ilişkileri görülür.

İktidar Uygulaması: Siyasal kültür açısından, kişinin hükümet halindeki yargıları, hükümetine yapmasını istediğini ve özellikle hükümetin ne yapması gerektiğini düşünmesi önemlidir. Örneğin Türkiye, Mısır ve Meksika gibi ülkelerde devlet toplum ilişkileri elit tarafından topluma kabul ettirilmeye çalışılır. İngiltre gibi ülkelerde ise vatandaşlar devletin sorunlar karşısında ne yapması gerektiğini bildiğini düşünüyorsa o zaman o toplumun siyasal kültürünün oturmuş ve sağlam bir kültür olduğunu söylenebilir.

Karar Alma Süreci: Bazı toplumlarda siyasal kararların nasıl alındığı büyük bir çoğunluğu ilgilendirmez. Burada kişiler, gruplar, yalnızca hükümet uygulaması yararlı olacak mı endişesi içindedirler. Vatandaşlar hükümet kararlarına katılma haklarının olabileceğinden kesinlikle haberleri yoktur. Tokugawa Japonya’sında da devletin, insanların başında bulunması izah edilmez bir kurum olduğu düşünülmekte idi.

Siyasal kültürün gelişmesi ve toplumca benimsenip kabul edilmesi ile oluşacak olan siyasallaşma olgusu, toplumun çoğulcu ve katılımcı demokrasinin toplum tarafından benimsenmesi ve sahip çıkılması ile ortaya çıkacaktır.

SİYASAL KATILMA

Siyasal katılım toplumsal yaşamda aktif eyleyen yani yurttaş olgusu temelinde anlam kazanana bir kavramdır. Siyasal katılım dar anlamda, yurttaşların siyasal sistem karşısındaki durumunu, tutumunu ve davranışlarını gösteren bir kavramdır. Daha geniş bir ifadeyle ise siyasal katılım, gerek yerel gerekse de genel siyasal etkinliklerle yurttaşların farklı biçimlerde hükümet ve siyasal iktidarlar üzerinde baskı oluşturması ve de doğrudan siyasal sürece katılarak etki yaratmaya çalışmaları olarak tanımlanabilir.

Siyasal katılımın ortaya çıkmasında en genel anlamda “halkın iktidarı” olarak tanımlanan demokrasi (demoskratos) belirleyici olmuştur. İlk olarak Antik Yunan kent devletlerinde temellenen demokrasi ile yurttaşlar kendileriyle ilgili kararlarda söz sahibi olmuşlardır. Bu demokrasi, her ne kadar doğrudan bir yönetim biçimi getiriyor görünse de bir yönüyle eksik ve eşitsiz bir yapıdadır. Şöyle ki köleler, kadınlar ve yabancılar, kent yönetimine katılan yurttaş kapsamına girmemekteydiler.

            Siyasal katılma denilince akla ilk olarak seçimler yani oy verme edimi gelmektedir. Oysaki siyasal katılımı salt oy verme edimine indirgemek eksik bir durumu gösterir. Siyasal katılım her seviyede siyasal gelişmelerin yakından izlenmesi, çeşitli konularda siyasal tavırların takınılması, derneklere ve siyasal partilere üye olma ve seçim çalışmalarında görev alma gibi siyasal eylemlere girişilmesini gerektirmektedir.

Siyasal katılmayı etkileyen önemli bir unsur da sivil toplum kuruluşlarıdır. Bu bağlamda Lipset’in gönüllü kuruluşların siyasal katılmadaki rolleri ile ilgili tespitleri dikkat ekicidir. Almanya’da 1953 yılında yapılan bir araştırmaya göre her tabakadan bireylerden spor klüpleri, sosyal klüpler v.b. çeşitli kuruluşlara üye olanlar, politikayla daha çok ilgilenmekte, radyodaki siyasal yayınları daha çok dinlemekte, daha çok gazete okumakta ve daha büyük oranda oy verme niyetinde olduklarını söylemektedirler. Örneğin, erkek Alman

işçilerinden sendikalardan başka hiçbir kuruluşa üye olmayanların % 72’sinin oy vermiş olmasına karşılık, başka kuruluşlara da üye olanların % 83’ü oy kullanmıştır.

            Siyasi katılmayı sosyo-ekonomik, psikolojik, kültürel, çevresel, yaş, cinsiyet, aile, eğitim, meslek, gelir ve yerleşim birimi gibi etkenler etkiler. Örneğin gelir düzeyi ile siyasal katılma arasında doğru rantı olduğu gözlenmiştir.

            Kadınlar erkeklere göre siyasetle daha az ilgilenirler. Bunun nedeni kadınlara ev içi bir rol yüklenmesidir. Çocuk doğurma işlevi kadında oluşu bunu tetikleyen etmenlerden biridir.

            Kişilerin eğitim durumları da katılmayı etkiler. Eğer insanların eğitim düzeyleri yüksekse siyasal katılma daha fazla ve sağlıklıdır.

SİYASAL REJİMLER VE SİYASAL KATILMA

 

Totaliter Sistemde Siyasal Katılma

 

Çağımızda demokratik rejimler gibi totaliter sistemlerde de geniş ölçüde halka dayanma iddiasında ve zorunluluğundadır. Ancak siyasal katılma düzeyinde ciddi farklar vardır. Demokrasilerde katılma kişisel düzeyde veya çeşitli sosyal grupların siyasal dengede temsil edilmesi çerçevesinde kendini göstermesine karşılık totaliter rejimlerde katılma,toplumsal ölçüde kitlelerin ‘seferber edilmesi’ aracı olarak ortaya çıkar. Totaliter sistemin başlıca amacı ideoloji yayma ve ideolojik destek sağlamaktır.

Totaliter sistemlerde seçimler genellikle %90’ın üstünde bir katılma oranı gösterse de yönetici kadrolarını değiştirecek baştaki liderleri iktidardan uzaklaştıracak bir nitelikte değildir. Tercih hürriyetinin varlığından söz etmek mümkün değildir. Çünkü toplum üyeleri herhangi bir tercih yapabilme durumunda değildirler. Kendilerine bir alternatif sunulmamaktadır.

Demokratik rejimlerde halkın siyasal karar alma sürecine katılması söz konusu iken totaliter sistemlerde halk kararlarının alınmasına değil kararların yürütülmesine katılırlar.

Çoğulcu demokrasilerde vatandaşların siyasal kararları etkileme yolu olarak kabul edilen katılma, totaliter rejimlerde bir toplumsal bütünleşme aracı, oybirlikçi bir toplum modeli yaratma modeli olarak benimsenmektedir.

Demokrasilerde Siyasal Katılma

 

         Demokrasilerde, siyasal hayata katılma yönünden, siyasal tercih hürriyet, temel prensiptir. Vatandaş demokrasilerde dilediği siyasal partiye katılmakta, istediği adaya oy vermekte, arzu ettiği gibi süreçte serbesttir. Ancak demokratik siyasal hayatta prensip gerçekten bütünüyle uygulanabiliyor mu gibi sorular oluşmaktadır. Bu sorunun cevabını vermek için ekonomik ve ticari alana bakmamız gerekebilir. Klasik ekonomi teoricileri müşterinin ekonomik tercihlerinde hür olduğu ileri sürmüşlerdir.

Oysa günümüzde, kitle üretimine dayanan kitle toplumunda , kitle haberleşme araçları ve yoğun propaganda, ekonomik tercih hürriyetini bir efsane haline gelmiştir. Ticari ekonomik hayattaki bu gözlemlerin siyasal hayat için de doğru olduğunu söylemek gerekir. Ticari alanda uygulanan ‘sürüm teknikleri’ belirli siyasal fikirleri kitleye kabul ettirmek, ‘satmak’ için kullanılmaktadır. Ayrıca ‘özel’ alanda çalışan büyük kurumlar, gruplar da siyasal nitelikli fikirleri yaymakta, vatandaşların kafalarına iyice yerleştirmektedirler. Bu durum serbest siyasal tercih ve hür siyasal katılma , demokrasilerde de sanıldığı kadar büyük değildir. Plüralist demokrasinin temel direği olan siyasal hürriyeti ve tercih  hürriyetini vatandaşlar kıskançlıkla korumaya çalışılmalıdır. Siyasal hürriyeti korumanın en etkili yolu, siyasal işlere ilgi göstermek, araştırmak, aydınlanma, aydınlatma ve tarafsız bir eğitimdir.[3]

PLÜRALİZM

Plüralizm kavramı, birisi dar diğeri gemiş olmak üzere iki anlamda kullanılır.Geniş anlamda plüralizm farklılığa ve çokluluğa duyulan bir inanç ya da başlılıkdır. Tanımlayıcı bir kavram olarak plüralizm; partilerin rekabetinin(siyasi plüralizm), etlik değerlerin çokluluğu(ahlaki plüralizm) veya kültürel normların seçilirliğini(kültürel plüralizm) ifade etmek için kullanılmaktadır. Normatif bir kavram olarak, farklılığın sağlıklı ve istenilen bir durum olduğunu, genellikle bireysel özgürlüğü ve tartışmayı, fikir geliştirmeyi ve anlamayı teşvik ettiğini ileri sürer. İktidarın elit veya yönetici bir sınıfın elinde yoğunlaşmasının yerine, toplumda geniş ve elit bir biçimde dağıtılmasını öngörür. Bu anlamda plüralizm bireylerin genellikle üyesi olduklarıörgütlü grüplar aracılığı ile temsil edildikleri ve bu türden tüm grupların siyasi sürece dahil oldukları genellikle “Grup siyaseti” nin bir teorisi olrak görülür.

Plüralizm politikada, çoğulluğun kabulü birlikte belirginleşen, birkaç politik partiye dağıtılmış kuvvetler dağılımını kapsayan herhangi bir siyasi kuram ya da sistemi tanımlamakta kullanılır.

Bu teoriye göre toplumsal ve siyasi güç, bu çok sayıdaki grup arasında dağılmış, paylaşılmıştır. Bütün bu grupların, karar verme süreci üzerinde az ya da çok bir etkisi vardır. Karar verici konumdaki hükümetin gücü, öteki elit grupları tarafından (ekonomik elitler, bürokratik elitler, beyaz yakalı elitler, sendika elitleri, muhalefetteki siyasi elitler) sınırlandırılmıştır. Plüralistler, elitistlerin “halkın fikirleri, yönetici grup tarafından kontrol edilip, yönlendirilebilir” tezinin tersine, “yöneticilerin gücü, öteki elit grupları ve halk tarafından sınırlandırılıp, kontrol edilebilir” görüşünü savunurlar.

Plüralizm, erken dönem liberal siyaset felsefecilerine, özelliklede Locke ve Montesquieu’nun fikirlerine kadar geriye gitmektedir. Ancak ilk sistematik gelişimi James Madison tarafından ele alınmıştır. Madison’un çalışmasını önemli kılan, toplumdaki çıkarların ve grupların çokluğuna ilişkin vurgusu ve bu tür grupların her birinin siyasi taleplerini ifade imkanına sahip olmaması durumunda, düzen ve istikrarın mümkün olamayacağı konusudur. Madison’un ciddi katkılarının yanında plüralist teorinin en etkili modern tamamlayıcısı Robert Dahl’dır. Dahl’a göre siyasi bakımdan imtiyazlı ve iktisadi bakımdan güçlü olanlar, sıradan vatandaşlardan daha fazla iktidar sahibi olsalar da, hiçbir yönetici veya sürekli elit, siyasi sürece tek başına hakim olacak güçte değildi.

Uluslararası İlişkilerde Plüralizm

Pluralizm, 1960lı 1970li yıllarda uluslararası ilişkiler alanında milletler arası politika ve iç politika arasında ayırıma giden devlet merkezli bir analizi benimseyen fikir okullarına bir tepki bi şekilde doğmuş olan, sistemdeki değişiklikler sonrası devletin sınırlarının giderek önemini yitirmeye başladığına ve iç politikanın dış politikaya etkisinin arttığına işaret eden bir teoridir.

John Burton uluslararası ilişkiler alanındaki kuram ve düşünceleri egemen millet devletler arası ilişkiler ve kendi yaklaşımı alan Dünya Toplumu bi şekilde iki gruba ayırmaktadır. Burtonun yaklaşımı geleneksel devlet merkezli ve bunun karşısında devlet merkezli olmayan iki paradigmaya bedel gelmektedir. Bu iki yaklaşım Burtona göre iki modele tekabül etmektedir. Bunlardan biri bilardo topu öteki de örümcek ağı dır. Bilardo topu, gücü temel alan kapalı birer yapıdır. Örümcek ağı ise, devletler arası ilişkilerde manevi ve dışsal bütün öğelerin örümcek ağı gibi iç içe mazi kavramlar olduğu bir modeldir. Örümcek ağı modelinde kuvvet göreceli bir kavramdır. Ekonomik ve politik şartlar ehemmiyet kazanmaktadır. Uluslararası ilişkilerde aktörlerin çoğalması, iletişimin yoğunlaşması ve hızla artan karşılıklı bağımlılık sonucu devletler kendi başlarına devinim edemezler. Dünya toplumunu düzenleyen faktör, kuvvet olmaktan çıkmış ve kontak bi şekilde belirlilik kazanmıştır. İletişimi elinde bulunduranında devletler arası ilişkilerde de daha faal olabilmektedir.

ELİTİZM

 

         Elitizm (veya Seçkincilik), bir elitin veya bir azınlığın yönetmesi gerektiğine inanma veya yönetim işinin bir elit veya azınlık tarafından yapılması anlamına gelir.

            Elitizm’de mevcut olan kıstas, ayrıcalıklı doğmak değil, ayrıcalıklı yetişmektir. Ama elitler, kendilerini her şeyin üzerinde gören bencil tipler de değildirler. Onlar için sadece çoğunluk ile ilgilenmek, çoğunluğun yaptığını yapmak ilerleme sağlamamakta, vakit kaybettirmektedir. Onlar, yetiştikleri tarz gereğince değişik ilgi alanlarına sahip, farklı düşünen insanlardır. Elitler aktivist değillerdir ve her zaman azınlık konumundadırlar. Ayrıca çoğu zaman elit olduklarını kabul etmemektedirler.

Siyaset teorisinde üç tür elitizmden söz edilebilir. Bunlar; Normatif Elitizm, Klasik Elitizm, Modern Elitizm olarak karşımıza çıkmaktadır.

Normatif Elitizm : Bu yaklaşıma göre elit yönetimi istenilen bir durumdur, yani yönetim en akıllıların ve en iyilerin elinde olması gerekir. Bu yaklaşımın en önemli temsilcisi filozof kralların iktidarda olması gerektiğini savunan Eski Yunan filozoflarından Platon’dur.

Klasik Elitizm : Bu yaklaşım bir reçete sunmaktan ziyade bir olguyu tespit iddiasıyla elit yönetiminin toplumsal hayatın kaçınılmaz ve değiştirilemez bir gerçeği olduğunu ileri sürer. Vilfredo Pareto, Gaetano Mosca ve Robert Michels klasik elitizmin belli başlı teorisyenleridir.

Mosca toplumu “yöneten” ve “yönetilen” olarak iki sınıfa ayırırken Pareto, yönetenin iki özelliğini anlatırken Machiavelli’nin “tilkiler (kurnazlık) ve aslanlar (zor kullanma)” benzetmesine atıfta bulunur.

Modern Elitizm : Klasik elitizm gibi empirik temelli olmakla birlikte, elit oluşumunu/yönetimini toplumun kaçınılmaz yapısından ziyade belirli ekonomik ve siyasal yapılara bağlamaktadır. “Plüralist”, “rekabetçi” veya “demokratik” sıfatlarıyla da anılan modern elitizm modern elitlerin insicamlı ve birleşik bir bütün olmaktan ziyade çeşitli hatlar boyunca parçalanmış olduğunu ve parçalar arasındaki rekabetin elitlere dahil olmayan kişi ve grupların da demokratik politikada etkili olmalarına fırsat sağlayabileceğini savunur. [4]

Modern dönem seçkinci görüşte, rekabetçi seçkincilik (demokratik elitizm) diğer seçkinci görüşlere göre daha yaygındır. Buna göre seçmenler gene oy verirler ama bu, sadece hangi elitin kendilerini yöneteceklerini seçmek içindir. Demokratik hakların bir kısmını içinde barındırmasından dolayı rekabetçi seçkincilik, demokrasinin zayıf bir görüntüsü olarak tasvir edilir.

KORPORATİZM

 

         Etimolojik kökeni Latince “beden” anlamına gelen “corpus” sözcüğüne dayanır. Kav­ram iktisadi, siyasi ve toplumsal alanın mesleki gruplar ya da korporasyonlar esasına göre yeniden örgütlenmesi gerektiğini savunan dü­şünce sistemine işaret eder. Korpo­ratizm, kapitalistleşmenin ve ardın­dan gelen sanayileşme dalgasının yarattığı bir dizi toplumsal çatış­maya ve “bozulma”ya karşı duyu­lan muhafazakâr tepkidir.

            Korporatizm, hepsi de tüketici olan bütün üreticiler tarafından, bütün tüketiciler için düzenli üretimdir. Bir taraftan işleticilerle işletilenler, diğer taraftan da üretim ile tüketim arasındaki ilişkileri değiştirme ve geliştirmeye yönelik bir ekonomipolitik sistemdir.

Korporatizmin esas iki amacı vardır:

1-      Ekonomik hayatı yeniden kurmak,

2-      Sosyal adaletin tesisini sağlamak.

Faşizm , ekonomiyi korporatizm üzerine kurar ve korporasyonları temel alır. Bu, Musolini ‘nin; “Faşist devlet korporatiftir.” sözü ile pekiştirilen bir hükümdür. Korporasyonlar, nisbeten “lonca“lara benzerler.

Korporatizm, toplumu organizmacı bir gözle görmenin bir sonucu olarak her kesimin tüm faaliyetlerinin amacını dayanışma ve ortak çıkara indirgeyen politik bir yaklaşımdır. Tahmin edileceği gibi burada farklı kesimlerin farklılıkları ancak ortak çıkar ya da devletin faydası ekseninde okunduğu müddetçe yaşayabilir. en tipik örneği mussolini dönemi italya uygulamasıdır.

Türkiye”de ise hemen hemen tüm siyasal hareket ve partilerin az ya da çok korporatizmden etkilen­diği söylenebilir. Tek Parti iktidarı döneminde toplumsal sınıfların siyasallaşmaması için gösterilen gay­retle esnaf ve tüccarları örgütleme çabaları ve devlet-parti özdeşliğinin kurulduğu ortamda yürütülen dev­letçilik siyasasının büyük ölçüde korporatist idealleri yansıttığını ileri sürülmüştür. 1970″li yıllarda Milli­yetçi Hareket Partisi “toplumcu milliyetçilik” adı altında korporatizmi savunmuştur. Alparslan Türkeş de “altı sosyal dilim”in (köylü, işçi, esnaf, memur, işveren, serbest çalışanlar) çıkarlarının dengelenme­sini ve uyum içinde temsilini he­defleyen bir toplum modeli ortaya koymuştu.

Liberal Korporatizm ile Devletçi Korporatizm’in Temel Özellikleri

 

Liberal Korporatizm’de,

  • Sınırlı sayıda örgüt, gruplar arası ilişkilerin düzenlenmesi süreçlerinden ve mevcut katılımcıların yeni katılımcıları dışlamalarını sağlayan siyasi karakterler tarafından kurulur.
  • Merkezileşme, ayakta kalan örgütlerin kendiliğinden sisteme katılması veya rekabet yoluyla silinmeleri sonucunda oluşur.
  • Zorunlu üyelik, üyeler üzerinde toplumsal baskı, üyeler arasında akdedilen bir kaynaktan kesinti, “Check Off” sistemi ile, temel hizmetler sağlayarak “De Facto” bir biçinde sağlanır.
  • Rekabet yoktur, oligarşik eğilimler ya da örgütler arasında gönüllü anlaşmalar olur.
  • Hiyerarşik düzen, doğal bürokratikleşme sürecinin veya gücünün pekişmesinden doğar.
  • İşlevsel açıdan farklılaşma, örgütlerin kendi işlev alanlarında gönüllü anlaşmalarla sağlanır.
  • Devletçe tanınma, kamu görevlerine tabandan yapılan zorlamalar sonucunda oluşur.
  • Tekelci temsil hakkı, bağımsız ve tabandan oluşur.
  • Lider seçimi ve çıkarların ifadesi, yöntemler ve amaçlar üzerinde devlet ile karşılıklı anlaşma yolu ile olur.

Devletçi Korporatizm’de,

 

  • Sınırlı sayıda örgüt, gruplar arası ilişkilerin düzenlenmesi süreçlerinden ve mevcut katılımcıların yeni katılımcıları dışlamalarını sağlayan hükümetlerce kurulur.
  • Merkezileşme, devletin çok sayıda ve benzer nitelikli grupları ortadan kaldırması ile gerçekleşir.
  • Zorunlu üyelik, baskı ve yasalar yolu ile “De Jure”, hukuken, resmi emir veya takdir yetkisi ile sağlanır.
  • Rekabet yoktur.Bu, devlet baskısı ile sağlanır.
  • Hiyerarşik düzen, yasa yolu ile merkezileşme zorunluluğunun ve devlete yönetsel bağımlılığının bir sonucu olarak oluşur.
  • İşlevsel açıdan faklılaşma, devletin yerleştirdiği meslek ve zanaat ayrımlarının bir ürünüdür.
  • Devletçe tanınma, örgüt kurmanın koşulu olarak devletçe tavandan tabana doğru olur.
  • Tekelci temsil hakkı, devlet tarafından tepeden inme olarak tanınır.
  • Lider seçimi ve çıkarların ifadesinde denetim,meşru şiddetin örgütlenmiş tekelcileri tarafından asimetrik bir biçimde empoze edilir.

 

SONUÇ

Önemli noktalarıyla araştırdığımız sivil toplum, siyasal kültür, siyasal katılma, devlet toplum ilişlisinin temeli sayılan pluralizm, elitizim ve korporatizm yaklaşımları konusudur.

Sivil toplum oluşumlarının devlete ve siyasete yakın durması demokrasiye katkılarını zayıflatmaktadır. Ayrıca devletin resmi ideolojisinin olması ve bunu toplumsal kesimlere dayatması da demokratik sivil toplumun gelişmesini engelleyen önemli bir etkendir.

Türkiye’de sıkıntılı dönemlerin ardından, akademik araştırmalarda yapılan tahlillerin neticesinde ortaya çıkan sonuçlardan biri de; ülkenin demokratik süreçte yaşadığı problemlerin başında, sivil toplum geleneğinin olmayışı gösterilir. Bu yoksunluk da Türk siyasal kültürünün özellikleri temelinde gerekçelendirilir.

            Türkiye, Osmanlı’dan miras kalan denetim düşüncesini uç noktalara kadar taşımış ve kendi eliyle sivil toplumu kurmaya çalışmıştır. Oysa sivil toplum, tanımı gereği, devlet eliyle kurulacak bir şey değildir. Devlet ne kadar güçlü olursa olsun, demokratik sivil toplumun temelini oluşturan demokratik değerleri yukarıdan aşağıya enjekte edemez. Zaten bu değerler de devletin güdümündeki sivil toplum içinde gelişemez.

            Sonuç olarak; Sivil Toplum, Siyasi Kültür, Siyasal Katılma, Devlet ve Toplum İlişkisi bağlamında ülkemizde ve uluslararası ülkelerde Plüralizm, Elitizm ve Korporatizm kavramlarını inceleyerek yüzeysel bir çalışma yapma çabasında bulunduk.

 

KAYNAKÇA

ARI, Tayyar, Uluslararası İlişkiler Teorileri; Çatışma, Hegemonya, İşbirliği, ALFA Yayınları, 2002.

ARSLAN, Ali, Eşitsizliğin Teorik Temelleri, 2003

ASLAN, Seyfettin, ‘Türkiye’de Sivil Toplum’, Dicle Üniversitesi Yayınları, 2007

DAVER, Bülent, Siyaset Bilimine Giriş, Siyasal Kitapevi, Ankara, 1993.

ERGİL, Doğu, Yabancılaşma ve Siyasal Katılma, Beyan Yayınları, İstanbul, 1983.

KALAYCIOĞLU, Ersin, ‘Karşılaştırmalı Siyasal Katılma’, İstanbul Üniversitesi SBF Yayınları, İstanbul, 1983.

KEANE, John, Sivil Toplum ve Devlet: Avrupa’da Yeni Yaklaşım, Ayrıntı Yayınları, Aralık 1993

Kocaeli Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı 6., 2003

ÖZBUDUR, Ergun, Türkiye’de Sosyal Değişme ve Siyasal Katılma, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Ankara, 1975.

ÖZTAN, G. Gürkan, “Korporatizm”, Modern Siyasal İdeolojiler, Bilgi Üniv. Yay. İstanbul, 2007

PARLA, Taha, Ziya Gökalp, Kemalizm ve Türkiye’de Korporatizm, İletişim, İstanbul, 2005

http://tr.wikipedia.org/


[1] Seyfettin Aslan, ‘Türkiye’de Sivil Toplum’, Dicle Üniversitesi Yayınları, 2007,s.3

[2] Bülent Daver,”Siyaset Bilimine Giriş”,Siyasal Kitapevi,1993,s.55.

[3] Bülent Daver, Siyaset Bilimine Giriş, Ankara:1993, s.213-214

[4] http://tr.wikipedia.org/wiki/Elitizm

Yazıyı word dosyası halinde indirmek için BURAYA tıklayın.

 


Arkadaşlarınla Paylaş:
  • printfriendly Sivil Toplum, Siyasi Kültür, Siyasal Katılma, Devlet Toplum İlişkisi: Plüralizm, Elitizm, Korporatizm
  • facebook Sivil Toplum, Siyasi Kültür, Siyasal Katılma, Devlet Toplum İlişkisi: Plüralizm, Elitizm, Korporatizm
  • twitter Sivil Toplum, Siyasi Kültür, Siyasal Katılma, Devlet Toplum İlişkisi: Plüralizm, Elitizm, Korporatizm
  • googlebookmark Sivil Toplum, Siyasi Kültür, Siyasal Katılma, Devlet Toplum İlişkisi: Plüralizm, Elitizm, Korporatizm
  • friendfeed Sivil Toplum, Siyasi Kültür, Siyasal Katılma, Devlet Toplum İlişkisi: Plüralizm, Elitizm, Korporatizm
  • email link Sivil Toplum, Siyasi Kültür, Siyasal Katılma, Devlet Toplum İlişkisi: Plüralizm, Elitizm, Korporatizm
  • rss Sivil Toplum, Siyasi Kültür, Siyasal Katılma, Devlet Toplum İlişkisi: Plüralizm, Elitizm, Korporatizm
Etiketler: , , , , , , ,

Yorum yapabilirsiniz.

Kullanabileceğiniz HTML tagları:
<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Yorumlarınızda avatar görüntülenmesi için Gravatar oluşturmalısınız.